Tez Türü: Yüksek Lisans
Tezin Yürütüldüğü Kurum: İstanbul Teknik Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Mimarlık, Türkiye
Tez Danışmanı: Fatma Erkök
Tezin Onay Tarihi: 2020
Tezin Dili: Türkçe
Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu
Özet:
19. yüzyıla kadar kent 'merkez' odağında tanımlanmış ve büyümesi de bu merkezin sınırları içerisinde dikkati çekmiş bir olgu olarak bulunmaktadır. Ancak Endüstri Devrimi sonrasında artan kentsel nüfus ve konutlandırma ihtiyacı kentin merkez odaklı gelişiminden çıkıp yeni merkezler yaratmasına ve olduğundan çok daha büyük bir ivmeyle genişlemesine sebep olmuştur. 'Büyüme' odağındaki kent 20. yüzyıl boyunca kentsel sınırların aşımı ile kentin hem süregelmiş hem de yeni ortaya çıkan sorunlarına çözümler bulmaya çalışmıştır. Bu yeni çıkan sorunlardan ya da durumlardan biri de bazı kent parçalarının büyümek ya da kümeleşmek yerine çözülme, işlevsizleşme, terk edilme, sahipsizleşme, boşalma ya da boş kalma gibi eğilimleri olarak tanımlanabilmektedir. Bir yandan kentin sınırlarını aşan sürekli bir büyüme gözlemlenirken öbür taraftan ise kent içerisinde bazı alanların âtıl hale gelmesinden bahsedilebilir ve bu durum büyüyen bir kentte oluşan 'delikler' olarak nitelendirilebilir. Bu anlamda kent yeni bir terim ile değerlendirilebilmektedir: 'Delikli kent (the perforated city)'. Delikli kent kapitalist şehrin çelişkisinin bir tezahürü olarak tanımlanabilmektedir. Delikli kentte, çeperlerde bulunan kırsal alanlar kent içerisine dahil edilirken, kent içerisinde bulunan arazilerin genelde öngörülmeden çözülmesi ve bu çözülen alanların çoğu zaman kırsal bir görünüme dönüşmesi ile karşılaşılmaktadır. Bu alanlar bir anlamda kır ile kent arasındaki çizgilerin muğlaklaşması ve birbirine dönüşmeye başlaması, ama asla bir kıra ya da kente dönüşmemesi olarak tanımlanabilmektedir. Bu dönüşümler kır ile kent aralığında yeni bir alanın tarifini oluşturmakta ve 'aramekan (in-between space)' olarak belirtilmektedir. Çözülme, işlevsizleşme, terk edilme, sahipsizleşme, boşalma, boş kalma eğilimindeki kent içerisindeki kırsal görünüme bürünmüş ara mekanların, kent içerisinde yarattıkları paradoks, yani kentin kendisine bir çelişki durumu olarak varlığının değerlendirilmesi büyük bir önem arz etmektedir. Bu önem kentin ekonomik, politik, sosyal ilişkilerindeki çatışmaların mekansal ürünleri olmalarından kaynaklanmaktadır. Terk edilmiş fabrikalar, gazhaneler, su depoları, limanlar, antrepolar, şantiyeler, köprüler, tüneller, okullar, hastaneler, askeri bölgeler vs. yakın geçmişin bugüne taşınan kalıntıları 'tanıdık' ile 'garip' arasındaki durumları ile 'karşı-mekân' ya da 'öteki mekân' (Foucault, 2016; Barron, 2014) olarak ele alınabilmektedir. Bahsedilen alanlar bir anlamda kentsel mekanların tersine çevrilmiş hallerini oluşturmaktadır. Kent sürekli olarak bazı mekansal ve davranışsal kodları önümüze sunmaktadır: hız, kontrol, düzen, program, faaliyet... Kent, insanları da bu kodlar ve daha fazlası ile düzenlemekte, yerleştirmekte ve onları da kodlamaktadır. Buna karşın işlevsizleşmiş, terk edilmiş, boşalmış ve boş kalmış alanlar belirsizliğin, tekinsizliğin, muğlaklığın, sahipsizliğin kol gezdiği yerler ve yerleşik dünyanın karşıtlığı olarak betimlenebilmektedir. Bu alanlar insan-mekân birlikteliği içerisinde 'yer' edinememiş ya da 'yer' edinmeyi bırakmış mekanlar sayılabilmektedir. Bu alanların eski ile gelecek arasında geçici olarak askıya alınmış hali, düzenden kopmuşluğu, ekonomik güçlerden ayrışması ile oluşan bu 'yersizlik' durumu aynı zamanda bir 'özgürlük alanı' hatta 'göçebe coğrafya' (Cupers, 2005) olarak da görülebilmektedir. Mimarlar ve sanatçı kolektifi olan Stalker (1996), bu alanları "yapılı şehrin negatifi, sınırları ya da çatlakları" olarak tarif etmektedir. Bu anlamda kent ile çelişkinin sembolü olan bu karşı mekanlar karşıtlıkları ile kentin algılanmasını kolaylaştıran yerler haline gelmektedir. Bu alanlar için İngilizce yazın içerisinde oldukça fazla anahtar kelime bulunmasına rağmen, Türkçe yazında oldukça sınırlı bir çerçevede hatta kısır denilebilecek bir düzeyde yer almaktadır. 'Terrain vague (müphem alan)', 'vacant land (terk edilmiş veya boş alan)', 'vacant lot (boş alan)', 'abandoned space (terk edilmiş mekan)', 'unused (kullanılmayan)', 'empty (boş)', 'void (boş yer)', 'slot (boşluk)', 'ruin/ruin yard (harabe)', 'dross (artık)', 'drosscape (artık peyzaj)', 'brownfield (terk edilmiş sanayi bölgesi)', 'wasteland (boş, çorak arazi)', 'derelict land (metruk arazi)', 'lost space (kayıp mekan)', 'zero panorama (sıfır manzara)', 'dead spots (ölü noktalar)', 'urban wild (kentsel yaban)', 'urban sinks (kentsel yutak)', 'nameless place (isimsiz yer)', 'no-man's land (insansız arazi)', 'dead zone (ölü arazi)', 'transgressive zone (suç bölgesi)', 'superflous landscape (gereksiz peyzaj)', 'loose space (serbest mekan)', 'spaces of uncertainty (belirsizlik mekanları)', 'the third landscapes (üçüncü peyzaj)', 'the leftover space (artık alan)', 'in-between spaces (ara mekan)', 'white area (beyaz bölge)', 'blank areas (boş, anlamsız mekan)', 'spaces left over after planing (planlama sonrası kalan alan)', 'marginal land (marjinal arazi)', 'interstitial space (arayer, çatlak mekan)', 'indeterminated space (meçhul mekan)', 'free-zones (serbest bölge)', 'ambigious space (muğlak mekan)', 'zombie properties (zombi mülkler)'… Bu kavramlar ve daha fazlası aslında bahsedilen 'ara mekan'ın bir ya da birkaç özelliğine odaklanarak kent ile bu alanların tezatlığında bir açılıma ön ayak olmaya çalışmaktadır. Buna karşılık Türkçe yazın içerisinde ise 'muğlaklık' ve 'müphemlik' üzerinden bir kavramsallaşmaya gidilmekte; bunun dışında ise 'terk edilmişlik' ve 'atıllık' ise kavramsal bir çerçeve dışında, betimlemek üzerinden yer almaktadır. Türkçe yazın içerisinde 'endüstri mirası' kavramı üzerine oldukça yoğunlaşılmakta ve bu kavram 'koruma', 'yeniden kullanım ve canlandırma' ve 'dönüşüm' bağlamında ele alınmaktadır. İngilizce yazın içindeki kavramsallaştırmalarda ilk ayrım, terk edilmeyi, işlevsizleşmeyi, tekinsizliği, sahipsizliği vs. bir sorun olarak görme ve olumsal bir durum olarak işaretleme noktasında görülmektedir. Özellikle 'vacant land (terk edilmiş, boş alan)' kavramı üzerinde yoğunlaşmış olan, 'terk edilmişliği yeni yaratımlar için bir potansiyel olarak görme' bakış açısı 'yeniden canlandırma (revitalization)' çözümlerine yönelmektedir. Ayrıca bu alanların yeniden kullanımları mecut olan alt yapı sistemleri ile kentin sürdürülebilirliği açısından da büyük bir önem arz etmektedir. Bu kavramsallaştırmalarda 'vacant land (terk edilmiş, boş alan)' açıkça bir sorun olarak görülmese de yeniden kente dahil edilmesi gereken bir olgu olarak yer almaktadır. Yani mekânın 'öteki' olmasına dair bir tespit yapılmakta ve kentin kendine benzemeyen parçalarının ötekilik durumunu aşmak için kentle hemhal olması önerilmektedir. Öbür taraftan 'terrain vague' kavramı ise Türkçede 'müphem alan' ile karşılık bulabilmektedir. Müphemlik, düzensizliğin içerisinde belli bir durumu doğru okuyamamayı ve alternatif eylemler arasında seçim yapılamamasını tarif etmektedir (Bauman, 2017). Bu anlamda 'terrain vague (müphem alan)' kavramının pratiklerden sıyrılmışlığı ön planda olmakta ve müphem alanları kent içerisinde birer temsil olarak ele almaktadır. Bu temsiller kentin tersine, düzensizliğin, belirsizliğin, kontrolsüzlüğün, kasıtsızlığın, plansızlığın alanları sayılabilmektedir. 'Terrain vague (müphem alan)' kavramını ortaya atan Ignasi de Sola Morales (1995) bu alanları kente katma planlarına dair; "mimarlığın hâkim olmadığı alanları, kendi güvensizliğimizin yansımaları olarak görüyoruz, belirsiz gezintilerimiz, kentsel sistemimiz dışındaki konumumuzda, sınırsız boşluklar aracılığıyla, faaliyete, hem korkumuzun ve güvensizliğimizin fiziksel bir ifadesini hem de öteki, alternatif, ütopik, gelecek beklentisini oluşturuyoruz" söyleminde bulunmaktadır. Çağdaş bireyin temel özelliği onu kaygıdan koruyan herşey için endişelenmektir. Sözde siyasal faaliyetlerin toplumsal hedefi ise aslında çağdaş bireyin kendine olumsuz gelen her türlü durumu yok etme ihtiyacından gelmektedir (Sola-Morales, 2014) Bu anlamda müphem alan düzen dışı olmanın korkusunu yansıtmakta ve aynı zamanda onu dönüştürme çabası da bir evcilleştirme faaliyetine dönüşmektedir. Tam bu noktada, tartışmanın iki ucu mimarlık açısından çözümsüzlüğe doğru bir yol almaktadır. Bir tarafta müphem, sahipsiz, tekinsiz, terk edilmiş vs. alanların tüm yaratıcı algıları harekete geçiren hayalleri yanıp tutuşmakta, öbür taraftan bu alanlara el değmesiyle potansiyellerin sönüp gittiği sistem içi çözümlerin sıradan durumları ile baş başa kalınmakta ve büyü bozulmaktadır. Bu noktada durum Jean Baudrillard (2016)'ın deyimi ile "keşfedilen nesnenin keşfedildiği anda ölmesi"ne dönüşmekte ve bu alanlar için 'temsil ve inşa arasındaki makasın açıklığı olarak tartışılabilir mi?' sorusu ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda, kentin deliklerine odaklanılarak kent ile nasıl bir ilişki içerisinde olduğuna bakmak ve bu bakışta kentin bir düzen ve müphem birliği olduğunu unutmamak gerekmektedir. Müphem alanlar ya da kentin delikleri kent içerisindeki aldıkları 'ötekilik' pozisyonu ile kent pratikleri içerisinde, 'ne', 'nasıl', 'nerede' yapılması gerektiğini belirleyen ve kenti sembolik anlamlarla kodlayan günlük kısıtlamalardan kurtulunabileceği alanlar sunmaktadır. Ayrıca bu mekanlar, kent üzerindeki iktidar baskısına meydan okuma ve yapı sökümü fırsatları sunmaktadır (Edensor, 2005). Buradan bakıldığında, sadece kurulan düzen ve yapılaşma üzerinden kenti okumaya çalışmak eksik kalacak bir çalışma olmaktadır. Kurulamayan, düzene uyamayan, belirsiz olan, muğlak, yabancı, artık, atık ve kalıntı olan, yani 'öteki' olanlar da kenti anlamak için başka potansiyeller sunmaktadır. Bu potansiyeller, kentin mekan ve zaman içindeki çoklu okumalarının ilham kaynağı olabileceği gibi, sürekli değişim içinde olan kentsel bilginin geliştirilmesine de izin vermektedir. Bundan dolayı, model üretmek yerine 'ötekiliğin'in sürecini ya da oluşunu anlamaya çalışmak kentin keşfedilmeyenlerine yaklaşmak için önemli bir fırsat sunmaktadır. Bu tartışmaların ışığında, İstanbul'u delikli bir kent olarak yorumlamanın ve İstanbul'un tarihsel morfolojik yapısı içerisinde deliklerine odaklanarak kenti okumanın ayrı bir anlamı oluşmaktadır. Sanayileşme ve onun tetiklediği kentleşmeden kaynaklı kendi sınırlarını aşmış olan İstanbul, daha sonra 'genişleyerek yırtılma' biçiminde yayılarak etrafındaki kırsal arazilerin kentleşmesine sebep olurken, yeni kırsal alanları da kendi delikleri içerisinde barındırmaya başlamaktadır. Bu çalışma sürekli yıkım ve yapımın bir düzen haline geldiği, komşu kentlerle arasındaki sınırların neredeyse yok olduğu, 'rant odaklı' konut üretiminin her geçen gün katlanarak arttığı İstanbul'un terk edilmiş, terk edilmek zorunda bırakılmış, boşalmış ya da boş kalmış, işlevsizleşmiş, çürümüş ya da çürümeye yüz tutmuş, sahipsizleşmiş, kısaca müphem olan kentsel mekanlarını odağına almaktadır.