VIII. Uluslararası Yeni Medya Konferansı, İstanbul, Türkiye, 4 - 05 Aralık 2025, ss.151-153, (Özet Bildiri)
Mevcut toplumsal formasyonda, yaşamın tüm alanlarında olduğu gibi devletin ve devlete ait yapıların teknolojiyle kesişmesi önemli değişiklikler yaratmaktadır. Bürokrasinin form değiştirerek hem daha görünmez hale gelmesi hem de kontrol katmanlarının artması, mahremiyet ve güvenliğe ilişkin yeni sorun alanlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Devletler tarafından üçüncü kişiler (şirketler) aracılığıyla toplanan ve depolanan kişisel verilerin hacmi, veri ihlalleri ve kötüye kullanım risklerini arttırmakta; vatandaş verilerinin gizliliğinin sağlanması ise zorunlu bir ihtiyaç haline gelmektedir (Adni ve ark., 2024). Kişisel veriler kimi durumlarda yurttaşların rızasına dayalı olarak, kimi durumlarda ise bir zorunluluk çerçevesinde çeşitli aktörlerle paylaşılmaktadır. Bu süreçte rıza üretiminin temel gerekçesi olarak “güvenlik” öne çıkarılmaktadır. Devletin sınırlarının, özel alanın sınırları aleyhine genişlemesi ise mahremiyet ihlallerini beraberinde getirmektedir. Türkiye’de pandemi döneminde zorunlu olarak kullanılan Hayat Eve Sığar uygulaması, bireylerin sağlık durumunu ve mekânsal hareketliliğini izleyerek mahremiyetin biyopolitik bir araç olarak sınırlandırılmasına örnektir. Kent genelindeki güvenlik kameraları ve plaka tanıma sistemleri kamusal alan gözetimini sürekli hale getirirken, e-Devlet sistemlerindeki merkezi veri tabanları ve yaşanan veri sızıntıları, bireysel bilgilerin güvenlik gerekçesiyle toplu biçimde işlenmesinin mahremiyet üzerindeki etkilerini göstermektedir. Dünyada ise Çin’in Sosyal Kredi Sistemi, vatandaşların davranışlarını izleyip puanlamaya tabi tutarak güvenlik ve toplumsal düzen gerekçesiyle mahremiyeti sınırlandırmakta; Moskova’daki CCTV ağının yüz tanıma teknolojisiyle birlikte kullanılması, bireylerin rızası olmaksızın biyometrik verilerinin işlenmesine ve bu durumun özgür toplanma hakkı ile özel yaşam hakkının ihlal edilmesine yol açmaktadır (Human Rights Watch, 2020). Ayrıca sosyal medya kullanımının hukuki süreçlerde delil olarak değerlendirilmesi, oto-sansürü yaygınlaştırmakta ve yaratıcı ile özerk kolektif öznenin ifade alanlarını daraltmaktadır. Dijital devletle birlikte mahremiyetin kişinin kendisine, çevresine, devlete ve sermayeye karşı kaybedildiği vurgulanmakta, devletin bu süreçte gözetim ve kontrol işleviyle ilişkisel bir güç odağı hâline geldiği belirtilmektedir (Akman ve Övgün, 2022: 35). Bu çerçevede mahremiyetin dönüşümü yalnızca teknik bir mesele olarak değil, aynı zamanda iktidarın ağ biçiminde işleyen yeni yapılanmalarının bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.